Seçtiklerim.. - Blogcu

• 31/10/2009 - Cumhuriyet Dönemi Yaşamlarıyla Özgür Haremağaları

Kategori: yasam

Saltanat kaldırıldığında, harem de, haremağalığı da bitti. Ama insanların yaşamı sürdü. Özellikle haremağaları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında,basının gözde konuları arasında idi. Saray sonrası ve yaşamlarıyla,1960’lara kadar sabık haremağaları kamuoyunun hep ilgisini çekti.

Gökhan AKÇURA / Popüler Tarih - 6.Sayı / Kasım 2000

 Yıl 1934 yaz başı, Hafta dergisi muha biri Mekki Sait ve derginin foto muhabiri, Çamlıca ile Beylerbeyi arasındaki vadilerden yürüyorlar. Alemdağı Caddesi'nden bu yana tarlalar, ekinler, bahçe ler ve ağaçlıklar arasından geçe rek, ellerindeki adresi bulmaya çalışıyorlar. Kısıklı'dan bir hayli uzaklaştıktan sonra, dağ çiçekle ri toplayan iki küçük kızın reh berliğinde hedeflerine bir hayli yaklaşmış durumdalar. Tomrukağası taraflarında, bahçesinde küçük bir havuzu da olan, şirin bir ahşap köşkün önündeler şimdi. Evin özelliği, en genci 87 yaşında olan 13 sa bık haremağasının burada bir likte oturmaları.
Röportajın başlığı şimdiden hazır: “Kısıklı'da Haremağaları Evi”. “Hafta” dergisi ekibi, bir ve sile yaratmış olmak için, susadıklarını bahane ederek bahçeye giriyorlar. İkram edilen su içildikten sonra, Mekki Sait, lalaların en genci olan Anber Ağa ile konuşmaya başlıyor:
 - Suyunuz çok güzel...
 - Afiyet şeker olsun efendim, bir daha doldurayım mı?
- Teşekkür ederiz... Demin aranızda nece konuşurdunuz?
 - Bu da bir dil işte efendim... Ne Fransızcaya benzer. Ne Arapçaya, ne Çinceye...
 - Nasıl unutmadınız?
 - Gerçi memleketten küçük çıkmışız ama efendim, aramızda hep konuştuğumuz için biliriz.
 - Doğduğunuz yeri hatırlar mısınız?
- Hatırlarım efendim... Ben Adisababa’lıyım. Orası dünyanın en mükemmel, en rahat yeridir. Yarı vahşi derlerse de inanma yın. Çok medeni bir memleket tir. Şimdi herhalde daha terakki etmiştir. O zaman bile sokakları Beyoğlu Caddesi'ni andırırdı.
Anber ağa'nın öyküsü
Anber Ağa bu köşke gelişinin öyküsünü, trajik bölümleri atlayarak şöyle anlatıyor:
 - Şu gördüğünüz arkadaşlar buraya nasıl geldiyse, ben de öy le geldim efendim. Bizi nasıl getirirler bilirsiniz... Ben evvela, bir valinin konağına verilmiştim. Adamcağız beni okutup adam etmeye de çalıştı. Onun yetiştir meleri içinde şimdi iyi mevkiler de olanlar, hayatlarını mükem melen kazananlar vardır. Sonra Divanyolu'ndaki bir mektebe devam ettim. Evlerinde bakıldı ğını için Hamdullah Suphi Bey'le birlikte mektebe gider gelirdik: Az zaman sonra bu mektebin arka kapısından da şahadetname aldım. Sarayda ağalığımız 335'ekadar (1917) sürdü. Saray içindeki yaşamlarını, tahminen 130 yaşlarını sürdüğünü söyleyen Lala Sadrettin anlatıyor:
 - Sarayda mahpustuk. Güneş bile görmezdik. İşimiz gücümüz, tablakârlar geldikleri zaman ka dınlar kaçışsın diye "destur, destur" diye bağırmaktan ibaretti. Sarayda malum, kadınlar sürüsüne bereket. Kimi çamaşır yıkar, kimi ütü ütüler, bilmem ne iş yapar. Velhasıl her biri bir iş görürdü. Gözdeler de kalabalıktı ama onlar ayrı bir dairede idi.
 
Sabık haremağaları köşkünde hayat
 Mekki Sait konuşmalar sonucu edindiği bilgileri toparlıyor:
Köşk kendi mallarıdır. Geçenlerde ölen Sait Ağa isminde bir siyahi, bu evi onlara vasiyet etmiştir. Adam başına her ay yapılan yedişer buçuk lira yardımı üst üste koyarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Öte yandan aralarında sıkı bir işbölümü var. Birisi yalnız alışveriş yapıyor, biri sadece yemek pişiriyor. Bir diğeri su taşımakla görevlidir, biri ise bulaşıkları yıkamaktadır. Ça maşır işlerine bakan ayrıdır, ev temizliğinden sorumlu olan ayrı... İçlerinden birine de çoban lık vazifesi verilmiştir. Ağaların yavaş yavaş sürü haline gelen koyunlarını otlatıyorlar.

Saldırgan bir röportajcı
Yaklaşık bir buçuk yıl kadar sonra, bu kez “Aydabir” dergisi adına köşkü Feridun Kandemir ziyaret eder. Kandemir, biraz daha cesur davranarak, ağaların aşk hayatını eşelemeye çalışır:
 - Biriniz olsa evlense… Şöyle kendi halinde bir hayat yoldaşı bulsa... Evinize bir kadın sesi karışsa, belki daha az sıkılırdı nız... Enver Ağa, göbeğini sarsa sarsa, gevrek gevrek güler:
- Birbirimize girerdik... Kadın mı? Bizim öyle şeylerle alış verişimiz yok. Belki öbür gelişte de bir kazaya uğramazsak. Amma doğrusu, gene düşünürdüm ne yalan söyleyeyim. Kadınları olanları görüyor, ara sıra dinli yorum da, bazan halime şükret­tiğim oluyor. Bak elhamdülillah beş kişiyiz (ilginç, sayı bu kısa sürede yandan ziyade azalmış), evimizde ne hır var, ne keder. Kardeş kardeş geçinip gidiyoruz. İşlerimizi taksim etmişiz, her birimizin ayrı işi var...

Kadından nefret edilir mi?
Kandemir'in, hazır bu ilginç konuyu yakalamışken bırakma ya pek niyeti yok:
- Hepsi iyi hoş ağam, amma kadından nefret edişinizin sebebini anlıyamıyorum.
- Kadından nefret edilir mi? Hayır... Biz de kadınlar arasında büyüdük, yaşadık, Ancak o bir vazife idi, geldi geçti, şimdi başımızı dinliyoruz. Kandemir yine istediği cevabı bulamayınca, 88'ini geçmiş olsa da lalaların en genci olan Anber'e döner:
- Şimdi genç ve güzel bir kız yanına otursa, sana sokulsa, yanak yanağa gelseniz ne yapar dın? Anber boynunu büküyor, dudaklarını büzüyor, sonra kusursuz bir sedef dizisi gibi bembeyaz dişlerini göstererek ağzını açıyor:
- Yutkunurdum!
 Kandemir kararlı. Karşısındakine (adını unutmuş her halde, belirtmi yor) soruyor:
 - Ya sen ağam?
 - Tatlı tatlı, onların diliyle konuşur, bin dereden su getirerek bir yolunu bulup, nezaketle yanımdan savardım.
 - Yani kovardın?
 - Yo... Kadın koğulur mu hiç? ... Günah, o da insan...
 Kandemir, yine Anber Ağa'ya dönüyor, illa bir şey söyletecek:
 - İçinden neler duyardın?
 - Onu ben de söyleyemem. Amma duyardım. İçimde bir tit reme, bir ürperme olurdu, yüre ğim, ta içim yanardı.
Çiftesiz ava çıkılır mı?
Anber Ağa'nın bu kadar uzun konuştuğunu hiç sanmıyorum ya, ne yapalım Kandemir'in yalancısıyız. Kendileri eskileri kurcalamaya devam ediyor:
 - Başına hiç böyle bir şey geldi mi?
 - (Acı acı gülerek) İlahi be yim... Bizim semtimize hangi kız uğrar ki... Dalları kurumuş ağacın gölgesine sığınan gördün mü hiç? Yıkık çeşmenin yüzüne bakan olur mu?
 - Kendi kendine aşık olma dın mı?
 - (Derin bir yeis ile mırıldanıyor) Alemin maskarası olmak için mi? Çiftesiz ava çıkılır mı? Bilimsel bir tebliğden
Haremağalarının oturdukları evi gördük. Ama şehirde daha başka eski ağalar da var. Bun lardan bir bölümünün ruhsal durumunu, hem de bilimsel açıdan öğrenmek ister misiniz? Buyurun 1935 Londra Uluslararası İkinci Nöroloji Kongre si'ne...
Bakırköy Hastanesi baştabibi Mazhar Osman Uzman ve İhsan Şükrü Aksel tebliğ veriyor lar. Konu ilginç: "Erkek İğdişler (Harem Ağaları). Anatomik, klinik ve antropolojik etüd" . Tebliğe, saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanı ile haremağalarının özgür vatandaşlar durumuna geçtikleri belirtilerek başlanıyor ve şöyle devam ediliyor:
 "Bugün bunlardan sekizi üzerinde yaptığımız tetkik ve müşahedeleri arzetmeyi faydalı buluyoruz. Bu harem ağaların dan üç tanesi ruhi hastalıkları dolayısiyle tarafımızdan tedavi edilmiştir. Ruhi hastalıkları bulunmayan diğer üç tanesi halen hastanede ve kendi evimizde müstahdem bulunmaktadır. Geri kalan ikisi ise tanıdıklarımızdan olup, kendilerini müşahede altında bulundurmak bizce mümkün olmuştur.
" Haremağalarının kökenleri
Mazhar Osman ve Şükrü Aksel, önce harem ağalarının kökenlerine eğiliyorlar. Aşağıdaki özetlemede, ırkçı ön yargılar olduğu ve Osmanlı'nın bu konudaki suçlarını azaltma çabasına girildiği açıkça görülüyor: Haremağalarının çoğu Habeşistanlıdır. Savaşlar ve kabileler arasındaki mücadeleler, haremağalarının türemesinde başlıca neden olmuştur. Bu kavgalarda galip gelenler, mağlup tarafın soyunun üreme olanaklarını ortadan kaldırmak amacıyla husye ve organlarını keserlerdi. Kız çocuklara dokunulmazdı. Bu hareketin amacının düşman veya rakip kabilenin soyunu ortadan kaldırmak olduğu söylenir. Diğer taraftan, bu kabilelerde, öl dürülen düşmanların husye ve organlarını nişan hediyesi olarak takdim gibi garip bir gelenek bulunduğunu da kaydedelim. Bu takdimde, üreme organı ne kadar çok ise, hediyenin değeri ve takdim edenin itibarı o derece yüksek olur. Bu itibarla bazı merkezlerde kesilmiş üreme organı ticareti almış yürümüştür. Bu surette yaralanan çocuklardan ölmeyenler alınarak, yara kaynar zeytinyağı ve katran ile tedavi edilir. Yaralının idrar edebilmesi için yaraya, mesaneye kadar küçük bir boru sokulur. Yaraları iyi olunca bu çocuklar hayvan sürülerini gütmek ve bekle mek, tarla işlerine yardım eylemek gibi hususlarda kullanılır. Bu çocuklar, dost veya düşman esir tüccarları tara­fından kaçırıldıkları zaman, doğruca Bahriahmer limanlarına yollanır ve oradan da Hicaz ve Yemen'e gönderilirdi. Soylular veya padişah tarafından satın alınan bu zavallılar, özel bir terbiye görürler ve bu yüksek çevrelerin gerektirdiği disiplin altın da yetiştirilirlerdi
Nadirağa'nın sivil günleri
Cumhuriyetin ilk yıllarında basına sık sık yansıyan bir diğer haremağası da, “Abdülhamid’i avucunda tutan adam” olarak tanınan ünlü Nadir Ağa olmuştur. 1957 yılına kadar yaşayan Nadir Ağa'ya magazin basını doğal olarak ilgi göstermiştir. 1934 yılın da “Yedigün” dergisinde yer alan M.(ünir) Süleyman (Çapanoğlu) imzalı röportajda Nadir Ağa, saraydan sonraki günlerini anlatır. 31 Mart olayından sonra bir süre tutuklu kalan Nadir Ağa daha sonra beraat etmiş ve çiftçi liğe başlamıştır:
 - Erenköyü Kozyatağı'nda biraz toprağım vardı, orasını işlettim. Umumi harbe kadar çiftçilik yaptım. Harp esnasında işlerim bozuk gitti, çifti de çubuğu da bırakmağa mecbur kaldım. Saraydan ahıra
Bu çiftçilik işinin nemenem bir şey olduğunu ise, “Hayat” dergisinde ölümünden kısa bir süre sonra yayımlanan son röportajında ayrıntılarıyla anlat mıştır:
 - Saraydan ayrıldıktan sonra dişimi tırnağıma takarak çalış maya başladım. (...) ne iş yapa­cağımı bilmiyordum. Param da yoktu. Yalnız bir dostumdan 700 lira alacağım vardı. Bunu aldım. (...) 700 lira ile ne yapacağımı düşünüp dururken bir dost karşıma çıktı, gülümseye­rek, “Sana 40 Kırım ineği buldum!” dedi. Şaşırmıştım: “Ben 40 ineği ne yapayım?” (...) Dos­tum vaziyeti izah etti. Bu inekler Süleyman Bey isminde gayet zengin bir işadamının idi. Bu zatın en büyük merakı (sütünün bol oluşuyla ünlü) Kı rım ineği beslemekti. Süleyman Bey birdenbire ölmüş ve sürü halinde Kırım ineği bırakmıştı. Müzayede günü gittik. İnekleri gördük. Hakikaten de en iyi cins hayvanlardı. Haraç mezat onar liradan 40 Kırım ineğini 400 liraya satın aldım. Elimde kalan 300 lira ile de asri ahırlar inşa ettirdim. Şu garip te­celliye bakınız. Yolum saraydan ahıra intikal etmişti. Türkiye'de ilk defa olarak kapalı şişede sütü ben sattım. Hem de litresi 1 kuruştan...
 " Yine gerilere dönüp 1934 tarihli röportaja konuk olalım. Çünkü Nadir Ağa'nın bir de bakkallık denemesi olduğunu da buradan öğreniyoruz:
 - Bir zamanlar bir bakkal dükkanı açmıştınız galiba?
 - İşin aslı başka türlüdür. Bakkal dükkânını ben açmadım. Dükkân kendi malımdı. Kiraya verdiğim adam orasını bakkal dükkânı olarak işletiyordu. Adamcağız veresiye vermekten iflas etti, bana da borçlandı. Bunun üzerine dükkânı devren al dım. Fakat ben de altından kal kamadım.

Haremağaları cemiyeti
Cumhuriyet döneminde son haremağalarının bir araya gelerek, merkezi Divanyolu'nda olan “Harem Ağalan Teavün cemiyeti” adlı bir de dernek kurduklarını “Cumhuriyet” gazetesinde, 8 Ocak 1939 tarihinde yer alan haber sayesinde öğreni yoruz. Bu haberde Cemiyet'in olağanüstü bir kongre toplayarak adını “Eski Emektarlar Yardım Birliği”ne çevirdiği açıklanı yor. Gazetede yer alan fotoğrafta Nadir Ağa'nın masanın ortasındaki sandalyede oturduğu gö rülüyor. Toplumsal Tarih' der gisinin 43. sayısında Cüneyd Okay'ın nizamnamesini yayınla dığı “Harem Ağalar Teavün Yurdu”nun da bu cemiyetin bir yan kuruluşu olduğunu sanıyoruz. Canlı bir tanık: Hıfzı Topuz Son haremağalarının nasıl yok olduğunun canlı bir tanığı da Hıfzı Topuz. Topuz, 1998 yılın da yayımlanan “Meyyale” adlı tarihsel romanının bir bölümünü haremağalarına ayırmış:
“Hare amğalarının Çilesi”.
Hıfzı Topuz anlatıyor:
 "1960'lı yıllarda üç harema ğası hayatta kalmıştı. Biri Sadi Yaylımateş, Tuzla'da yaşıyordu, ağzını açıp tek kelime söylemi yordu. İkincisi Cafer Ağa, Darü laceze'de yatıyordu. Üçüncüsü de Sultan Reşat'ın ağalarından Hayrettin Efendi. Bu son haremağasının boyu iki metreye yakındı. Çok sevilen sayılan, zarif, iyi kalpli, duygulu ve efendi bir insandı.” “1908'de Meşrutiyet ilan edilince hepimizi azat ettiler. Ben oradan Sultan Hamit'in kızı Naime Sultan'ın konağına geç tim, oradan da Sultan Reşat'ın sarayına. Cumhuriyet'in ilanın dan sonra hepimiz dağıldık. Eski dostlarımdan bir Behzat Ağa vardı, gidip Paris'e yerleşmişti. Beni de çağırıyordu. Kalkıp gittim. Meğer o ben gelmeden önce ölmüş. Kaldım mı tek başıma koca Paris'te. Elçiliğe başvurdum. Allah razı olsun, beni İstanbul'a gönderdiler. Bir saraylı hanım arkadaşımla birlikte bu evi satın aldık, geçinip gidiyoruz. Buymuş kaderimiz... " Son haremağası Hayrettin Efendi de 1976'da öldü. Afri ka'dan rızaları dışında Osmanlı Sarayı'na getirilen ilginç bir insan neslinin de sonuydu bu. Gangaları çalalım ya da ruhları na bir Fatiha okuyalım.
Haremağalarının cinsel yaşamı
 Mazhar Osman Uzman ile İhsan Şükrü Aksel’in 1935'te hazırladıkları bilimsel tebliğin bir bölümünde, haremağalarının cinsel yaşamı ve psikolojilerine de yer veriliyor. Bu bölümü, tebliğin diline sadık kalarak aktaralım: "Zikri lazım gelen dikkate değer bir nokta: Ne kadar halim ve basit olsa da, harem ağası pek kıskançtır. Bu kıskançlık ekseriya kadınlar hakkında meydana çıkar. Cinsel uzuvlarının kesilmiş olmasına rağmen, haremağaları kadınları severler. Bu yoldaki hisleri çok şiddetlidir. Saraylarda haremağası, sevmek üzere, kendisine genç ve güzel bir kadın intihap eder (seçer). Artık bu kadın onun gözdesi, kendi malıdır. Onu himaye eder, kollar. Umumiyetle bu aşk; teveccüh izharı (sevgi gösterisi), küçük hediyeler, nasihatlar ile başlar. Nihayet ıstırap ve işkence veren, ıstırarî (zorlayıcı) bir şekle girer. Haremağası kıskançtır; zalim ve gaddar olur. Şayet sevgilisi, efendisinin dikkat nazarını celbederse, bu hal onu nevmid eder (ümitsiz kılar), çılgınlaştırır, adeta kudurtur. Tehdit, gözyaşı, buhranlar velhasıl tatmin ve teskin edilmeyen aşkın bütün tezahürleri görülür. Bununla beraber haremağası daima sır saklar. Tenasül alâtından (üreme organından) mahrum olmalarına rağmen harem ağalarında cinsi insiyak (içgüdü) ve şehvet tam ve hatta mübalağalıdır. Bu his iptidai değildir, bilakis çok iyi inkişaf etmiştir (gelişmiştir). Harem ağası sever ve çiftleşme fiilinden çok haz duyar. Eksik uzuvlarını kadınınkine sürterek veya herhangi diğer bir vasıta ve suretle sevgilisinin zevkini tatmin etmeye, keyfini getirmeye çabalar, hatta evlenen haremağaları da vardır. Cinsi mesaile (sorunlara) dair izahat vermek hususunda o kadar mahcup olan harem ağaları, samimiyetlerine nüfuz edilince, aşklarını itiraf ederler. Başka suretle, mesela kesilmiş olan yerlerini göstermek güçtür. Şayanı dikkat bir nokta harem ağalarında, pederastinin (homoseksüelliğin) görülmemesidir. "
Haremağalarının karakter özellikleri
Mazhar Osman Uzman ile İhsan Şükrü Aksel'in 1935'te Londra Uluslararası İkinci Nöroloji Kongresi'ne sundukları tebliğde (Erkek iğdişler, Anatomik, klinik ve antropolojik etüd) açıklanan kimi sonuçlar şöyle idi: "Buluğdan önce iğdiş edilen haremağalarının sesi, çocuk sesi gibi ve tizdir. Kolları uzun ve zayıf olduğu gibi, bacakları da uzun, ince ve V biçimindedir. Öte yandan kalçaların alt kısmı ve oylukların üst kısmı yağ toplamıştır. Parmakları ince, uzundur. Yüzleri küçük, boyunları incedir. Haremağalarının boyları uzun ise de, bazen de kısa veya orta olabilir. Bu sonuncular daha fazla şişman olup, memeleri yağlı ve pek fazla gelişmiştir. Haremağalarının tavır ve hareketleri aheste ve vakuranedir. Yavaş yavaş, sallana sallana yürürler ve çabuk yorulurlar. Büyük ihtimalle, gördükleri terbiye etkisiyle, son derece nazik, çoğunlukla dindar ve oldukça pistirler. Huyları çocukça ve ilkeldir; ziyneti, tuvaleti ve şatafatı severler. Saygılı sözlere ve lakablara karşı marazi bir eğilimleri vardır. Belirli bir disiplin altında yetiştikleri için, efendilerine karşı sadık ve bağlıdırlar. (...) Haremağaları pek geçkin olsalar da yaşlarını göstermezler. İhtiyarlık belirtilerinden yoksun olurlar. Yüzleri buruşursa da bu doğaları gereğidir. Daima genç görünürler. İğdiş edilmiş zencilerin cildi pürüzsüz ve parlaktır. Hiç kıl yoktur, kolay örselenir. Çabuk kızar, bir hiçden hiddetlenirler. Aynı biçimde çok çabuk sükûn bulur ve sevinirler."
                                                      __._,_.___


 

Yorum (0) :: Bağlantı

• 26/9/2009 - Yeni Eğitim- Öğretim Hayırlı Olsun!!!

Kategori: yasam

12 yaşındaki mendilci Ahmet’ten hayat dersi!
Dün 15 milyon öğrenci ders başı yaptı..
Bilecikli Ahmet ise, Mecidiye köy’deki Profilo trafik ışıklarında elindeki kağıt mendilleri satmak için yeşil ışığın yanmasını bekleyen araçların camlarını tıklatıyordu.
“Sen okula gitmiyor musun” dedim, gerisi geldi:
— İki sene önce dördüncü sınıfı bitirdim ve bıraktım.
— Neden?
— Babam hapse girdi..
— Ne yaptı ki?
— İnce iş... Şimdi anlatamam...
— Annen neden çalışmıyor peki?
— O da çalışıyor, aha orda... (Eliyle 10-15 metre uzakta kucağında bir bebekle dilenen kadını gösteriyor.)
— Oooo, iyisiniz... Bu ışıklar sizin kontrolünüzde yani...
— Kız kardeşim de cam siliyor.
— Vay, vay, vay... İyi para götürüyorsunuzdur...
— Üçümüz günde 200–250 liradan aşağı toplamıyoruz...
— Ayda 6 milyar eder...
— Geçiyor... Ama pazar günleri çalışmıyoruz... Çünkü pazarları bu ışıklar tıkanmıyor. İş olmuyor. Ben de balık tutup satıyorum. Sana da getireyim mi?
— Boş ver balığı, o kadar parayı ne yapıyorsunuz?
— Birazını babama gönderiyoruz, birazını yiyoruz, yarısını da biriktiriyoruz.
— Biriktirince ne yapacaksın, dükkân mı açacaksın kendine?
— Manyak mıyım be abi, ne dükkânı... Araba alacağız. Babam hapse girmeden önce korsan (kaçak taksicilik) yapıyordu, büyüyünce ben de aynı işi yapacağım.
— Ev almayacak mısınız?
— Evimiz var, belediye verdi. Kâğıthane’de...
***
Bu sırada ışık yeşile dönüyor ve arkamdaki araçların sürücüleri kornalarına abanmaya başlıyor... Ama muhabbet tatlı, Ahmet’le biraz daha konuşmak için arabayı iyice kenara çekiyorum.
— Okulu tamamen bıraktın yani...
— Okusam ne olacak ki? Benim öğretmen yirmi yıl okumuş, bin lira kazanıyor. Yaşanır mı o parayla? Hem ben her gün internete giriyorum, o yeter.
— Bilgisayarın da mı var?
— Niye olmasın ki?
— Peki; arkadaşların okula giderken hiç mi üzülmüyorsun?
— Önce üzülüyordum, ama artık sigara paralarını bile ben veriyorum. En zenginleri benim şimdi.
Ahmet işin kolayını bulmuş, yolunu çizmiş; ne söylesem nafile... Vedalaşıp gitmek için hamle ediyorum, suratı asılıyor:
— O kadar çene çaldık, bir beşlik bile atmayacak mısın?
***
Dün 15 milyon öğrenci dersbaşı yaptı...
Şanslı olanlar üniversiteyi kazanıp, öğretmen, doktor, mühendis olacak ve Ahmet’in dediği gibi ayda bin liraya talim edecek. Çoğu da işsizler kervanına katılacak.
Ahmet ise o zamana kadar çoktan altına arabasını çekip, korsana başlamış olacak.
Belki de işleri iyice yoluna girecek ve “filo” kuracak...
Çoğumuz sokakta gördüğümüz o çocuklara acıyoruz ya...
Bence asıl kendi çocuklarımızın geleceği için kaygılanmalıyız!
                                                                                  Mustafa MUTLU

Yorum (0) :: Bağlantı

• 12/9/2009 - Yeni Yüzyılın Dev Çiftliği!!!..

Kategori: yasam

Ünlü tasarımcı Vincent Callebaut'un New York'ta inşaa
etmeyi planladığı dev çiftlik mimariyle teknolojinin
buluştuğu noktadan doğan tam bir tasarım harikası...
 
Belçikalı tasarımcı Vincent Callebaut, nüfus artışına
paralel ve gıda kıtlığına alternatif olarak tasarladığı
yeni yüzyılın dev çiftlik projesini New York'un
Roosevelt Adası'nda inşa etmeyi planlıyor.
 
Ünlü tasarımcı Vincent Callebaut'un New York'ta inşaa
etmeyi planladığı dev çiftlik mimariyle teknolojinin
buluştuğu noktadan doğan tam bir tasarım harikası...




Belçikalı tasarımcı Vincent Callebaut, nüfus artışına
paralel ve gıda kıtlığına alternatif olarak tasarladığı
yeni yüzyılın dev çiftlik projesini New York'un
Roosevelt Adası'nda inşa etmeyi planlıyor.





Mimari tasarımın teknoloji ile buluşacağı 600 metre
yükseklikteki dev binanın şeklinin yusufcuk böceğini
andırması planlanıyor ve adını da (Dragon Fly)
buradan alıyor.



Sığır ve kümes hayvanları ile 28 değişik tarım
ürününün yetiştirileceği Dragon Fly (yusufcuk böceği)
binası tamamı cam ile kaplanmış 132 kata sahip
olacak.




Konut ve işyerlerinin de yer alacağı 132 katlı çiftlik,
kışın güneş enerjisiyle ısınacak, yazın doğal
havalandırma ve bitkilerin terlemesi yoluyla
gerçekleşen buharlaşma devreye girecek. Yağmur
suyu da filtrelenerek tekrar kullanılacak.




Çılgın tasarımcının dünyanın birçok ülkesi için
birbirinden ilginç tasarımları bulunuyor...









                                             Alıntıdır................
Yorum (0) :: Bağlantı

• 26/4/2009 - HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN!!

Kategori: Deneme

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun.

Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.

Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.

İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.

Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.

Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.

Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu?

Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte.  
                                                                                                    Nazım Hikmet

Yorum (0) :: Bağlantı

• 12/4/2009 - HIRSIZLAR KASABASI

Kategori: Deneme

     Bir kasabada her gün hava kararınca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanlarına alır, komşularının evlerini soymaya giderlermiş.  

   Fakat, gün doğarken geri döndükleri her seferinde kendi evlerini de soyulmuş durumda bulurlarmış. Ama ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalarmış.

   Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Geceleri, diğerleri gibi çantasını fenerini alıp hırsızlığa çıkmaktansa, evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş bu adam. Hırsızlar da onun evinin önüne geldiklerinde içeride ışık yandığını görünce döner giderlermiş. Fakat bu durum böyle bir süre devam edince, ahali ona kızmaya başlamış:

   “Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını engellemeye hakkın yok” demişler.

   Bunun üzerine dürüst adam, geceleri ışığını söndürüp dışarı çıkmaya başlamış. Her gece, hırsızlık yapmadan orada burada dolaşır durur, sonunda yatmaya evine dönermiş. Fakat her döndüğünde evini soyulmuş bulurmuş. Sonuçta bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek içecek hiç bir şeyi kalmamış ve memleketini terketmek zorunda kalmış.

   Kasabada hırsızlıkta ustalaşıp giderek zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar.  Zamanla, zengin fakir ayrımı çoğalmış.  Zenginler mallarını korumak için bekçiler tutmuşlar, hapishaneler kurmuşlar. Kendi mallarının çalınmasını da yasa dışı ilan etmişler! Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş!

   Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş.  Çünkü, yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da oraları terk edip gitmişler.  Zenginler ve maaşlı soyguncular ise ortada soyacakları kimse kalmadığından servetlerini yavaş yavaş yitirmeye başlamışlar.  

   Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için oraları ilk terkeden dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler. Sora sora nerede yaşadığını öğrenmişler.  Evine gittiklerinde kapıda yazılı bir kağıt görmüşler. Kağıtta şunlar yazıyormuş:

   “Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa, her şey için çok geç olmuş demektir...”

Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır.

Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız.

 

Indra Ghandi

Yorum (0) :: Bağlantı

Eğlenmek, paylaşmak...

Bağlantılar

Temel Fıkraları
Genel Fıkralar
Kadın - Erkek Fıkraları
Doktor Fıkraları
Asker Fıkraları
Hayvan Fıkraları
Kategorisiz Fıkralar

  • bilim
  • Deneme
  • Oyku
  • Turku Sozleri
  • yasam
  • Arkadaşlar

    kobieta
    birxkovaxsogukxsu
    girtlakkanseri













    Sayfamın Banner Kodu


    Powered by Readr

    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:25
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa