Saltanat kaldırıldığında, harem de, haremağalığı da bitti. Ama insanların yaşamı sürdü. Özellikle haremağaları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında,basının gözde konuları arasında idi. Saray sonrası ve yaşamlarıyla,1960’lara kadar sabık haremağaları kamuoyunun hep ilgisini çekti.
Gökhan AKÇURA / Popüler Tarih - 6.Sayı / Kasım 2000
Yıl 1934 yaz başı, Hafta dergisi muha biri Mekki Sait ve derginin foto muhabiri, Çamlıca ile Beylerbeyi arasındaki vadilerden yürüyorlar. Alemdağı Caddesi'nden bu yana tarlalar, ekinler, bahçe ler ve ağaçlıklar arasından geçe rek, ellerindeki adresi bulmaya çalışıyorlar. Kısıklı'dan bir hayli uzaklaştıktan sonra, dağ çiçekle ri toplayan iki küçük kızın reh berliğinde hedeflerine bir hayli yaklaşmış durumdalar. Tomrukağası taraflarında, bahçesinde küçük bir havuzu da olan, şirin bir ahşap köşkün önündeler şimdi. Evin özelliği, en genci 87 yaşında olan 13 sa bık haremağasının burada bir likte oturmaları. Röportajın başlığı şimdiden hazır: “Kısıklı'da Haremağaları Evi”. “Hafta” dergisi ekibi, bir ve sile yaratmış olmak için, susadıklarını bahane ederek bahçeye giriyorlar. İkram edilen su içildikten sonra, Mekki Sait, lalaların en genci olan Anber Ağa ile konuşmaya başlıyor: - Suyunuz çok güzel... - Afiyet şeker olsun efendim, bir daha doldurayım mı? - Teşekkür ederiz... Demin aranızda nece konuşurdunuz? - Bu da bir dil işte efendim... Ne Fransızcaya benzer. Ne Arapçaya, ne Çinceye... - Nasıl unutmadınız? - Gerçi memleketten küçük çıkmışız ama efendim, aramızda hep konuştuğumuz için biliriz. - Doğduğunuz yeri hatırlar mısınız? - Hatırlarım efendim... Ben Adisababa’lıyım. Orası dünyanın en mükemmel, en rahat yeridir. Yarı vahşi derlerse de inanma yın. Çok medeni bir memleket tir. Şimdi herhalde daha terakki etmiştir. O zaman bile sokakları Beyoğlu Caddesi'ni andırırdı. Anber ağa'nın öyküsü Anber Ağa bu köşke gelişinin öyküsünü, trajik bölümleri atlayarak şöyle anlatıyor: - Şu gördüğünüz arkadaşlar buraya nasıl geldiyse, ben de öy le geldim efendim. Bizi nasıl getirirler bilirsiniz... Ben evvela, bir valinin konağına verilmiştim. Adamcağız beni okutup adam etmeye de çalıştı. Onun yetiştir meleri içinde şimdi iyi mevkiler de olanlar, hayatlarını mükem melen kazananlar vardır. Sonra Divanyolu'ndaki bir mektebe devam ettim. Evlerinde bakıldı ğını için Hamdullah Suphi Bey'le birlikte mektebe gider gelirdik: Az zaman sonra bu mektebin arka kapısından da şahadetname aldım. Sarayda ağalığımız 335'ekadar (1917) sürdü. Saray içindeki yaşamlarını, tahminen 130 yaşlarını sürdüğünü söyleyen Lala Sadrettin anlatıyor: - Sarayda mahpustuk. Güneş bile görmezdik. İşimiz gücümüz, tablakârlar geldikleri zaman ka dınlar kaçışsın diye "destur, destur" diye bağırmaktan ibaretti. Sarayda malum, kadınlar sürüsüne bereket. Kimi çamaşır yıkar, kimi ütü ütüler, bilmem ne iş yapar. Velhasıl her biri bir iş görürdü. Gözdeler de kalabalıktı ama onlar ayrı bir dairede idi.
Sabık haremağaları köşkünde hayat Mekki Sait konuşmalar sonucu edindiği bilgileri toparlıyor: Köşk kendi mallarıdır. Geçenlerde ölen Sait Ağa isminde bir siyahi, bu evi onlara vasiyet etmiştir. Adam başına her ay yapılan yedişer buçuk lira yardımı üst üste koyarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Öte yandan aralarında sıkı bir işbölümü var. Birisi yalnız alışveriş yapıyor, biri sadece yemek pişiriyor. Bir diğeri su taşımakla görevlidir, biri ise bulaşıkları yıkamaktadır. Ça maşır işlerine bakan ayrıdır, ev temizliğinden sorumlu olan ayrı... İçlerinden birine de çoban lık vazifesi verilmiştir. Ağaların yavaş yavaş sürü haline gelen koyunlarını otlatıyorlar.
Saldırgan bir röportajcı Yaklaşık bir buçuk yıl kadar sonra, bu kez “Aydabir” dergisi adına köşkü Feridun Kandemir ziyaret eder. Kandemir, biraz daha cesur davranarak, ağaların aşk hayatını eşelemeye çalışır: - Biriniz olsa evlense… Şöyle kendi halinde bir hayat yoldaşı bulsa... Evinize bir kadın sesi karışsa, belki daha az sıkılırdı nız... Enver Ağa, göbeğini sarsa sarsa, gevrek gevrek güler: - Birbirimize girerdik... Kadın mı? Bizim öyle şeylerle alış verişimiz yok. Belki öbür gelişte de bir kazaya uğramazsak. Amma doğrusu, gene düşünürdüm ne yalan söyleyeyim. Kadınları olanları görüyor, ara sıra dinli yorum da, bazan halime şükrettiğim oluyor. Bak elhamdülillah beş kişiyiz (ilginç, sayı bu kısa sürede yandan ziyade azalmış), evimizde ne hır var, ne keder. Kardeş kardeş geçinip gidiyoruz. İşlerimizi taksim etmişiz, her birimizin ayrı işi var...
Kadından nefret edilir mi? Kandemir'in, hazır bu ilginç konuyu yakalamışken bırakma ya pek niyeti yok: - Hepsi iyi hoş ağam, amma kadından nefret edişinizin sebebini anlıyamıyorum. - Kadından nefret edilir mi? Hayır... Biz de kadınlar arasında büyüdük, yaşadık, Ancak o bir vazife idi, geldi geçti, şimdi başımızı dinliyoruz. Kandemir yine istediği cevabı bulamayınca, 88'ini geçmiş olsa da lalaların en genci olan Anber'e döner: - Şimdi genç ve güzel bir kız yanına otursa, sana sokulsa, yanak yanağa gelseniz ne yapar dın? Anber boynunu büküyor, dudaklarını büzüyor, sonra kusursuz bir sedef dizisi gibi bembeyaz dişlerini göstererek ağzını açıyor: - Yutkunurdum! Kandemir kararlı. Karşısındakine (adını unutmuş her halde, belirtmi yor) soruyor: - Ya sen ağam? - Tatlı tatlı, onların diliyle konuşur, bin dereden su getirerek bir yolunu bulup, nezaketle yanımdan savardım. - Yani kovardın? - Yo... Kadın koğulur mu hiç? ... Günah, o da insan... Kandemir, yine Anber Ağa'ya dönüyor, illa bir şey söyletecek: - İçinden neler duyardın? - Onu ben de söyleyemem. Amma duyardım. İçimde bir tit reme, bir ürperme olurdu, yüre ğim, ta içim yanardı. Çiftesiz ava çıkılır mı? Anber Ağa'nın bu kadar uzun konuştuğunu hiç sanmıyorum ya, ne yapalım Kandemir'in yalancısıyız. Kendileri eskileri kurcalamaya devam ediyor: - Başına hiç böyle bir şey geldi mi? - (Acı acı gülerek) İlahi be yim... Bizim semtimize hangi kız uğrar ki... Dalları kurumuş ağacın gölgesine sığınan gördün mü hiç? Yıkık çeşmenin yüzüne bakan olur mu? - Kendi kendine aşık olma dın mı? - (Derin bir yeis ile mırıldanıyor) Alemin maskarası olmak için mi? Çiftesiz ava çıkılır mı? Bilimsel bir tebliğden Haremağalarının oturdukları evi gördük. Ama şehirde daha başka eski ağalar da var. Bun lardan bir bölümünün ruhsal durumunu, hem de bilimsel açıdan öğrenmek ister misiniz? Buyurun 1935 Londra Uluslararası İkinci Nöroloji Kongre si'ne... Bakırköy Hastanesi baştabibi Mazhar Osman Uzman ve İhsan Şükrü Aksel tebliğ veriyor lar. Konu ilginç: "Erkek İğdişler (Harem Ağaları). Anatomik, klinik ve antropolojik etüd" . Tebliğe, saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanı ile haremağalarının özgür vatandaşlar durumuna geçtikleri belirtilerek başlanıyor ve şöyle devam ediliyor: "Bugün bunlardan sekizi üzerinde yaptığımız tetkik ve müşahedeleri arzetmeyi faydalı buluyoruz. Bu harem ağaların dan üç tanesi ruhi hastalıkları dolayısiyle tarafımızdan tedavi edilmiştir. Ruhi hastalıkları bulunmayan diğer üç tanesi halen hastanede ve kendi evimizde müstahdem bulunmaktadır. Geri kalan ikisi ise tanıdıklarımızdan olup, kendilerini müşahede altında bulundurmak bizce mümkün olmuştur. " Haremağalarının kökenleri Mazhar Osman ve Şükrü Aksel, önce harem ağalarının kökenlerine eğiliyorlar. Aşağıdaki özetlemede, ırkçı ön yargılar olduğu ve Osmanlı'nın bu konudaki suçlarını azaltma çabasına girildiği açıkça görülüyor: Haremağalarının çoğu Habeşistanlıdır. Savaşlar ve kabileler arasındaki mücadeleler, haremağalarının türemesinde başlıca neden olmuştur. Bu kavgalarda galip gelenler, mağlup tarafın soyunun üreme olanaklarını ortadan kaldırmak amacıyla husye ve organlarını keserlerdi. Kız çocuklara dokunulmazdı. Bu hareketin amacının düşman veya rakip kabilenin soyunu ortadan kaldırmak olduğu söylenir. Diğer taraftan, bu kabilelerde, öl dürülen düşmanların husye ve organlarını nişan hediyesi olarak takdim gibi garip bir gelenek bulunduğunu da kaydedelim. Bu takdimde, üreme organı ne kadar çok ise, hediyenin değeri ve takdim edenin itibarı o derece yüksek olur. Bu itibarla bazı merkezlerde kesilmiş üreme organı ticareti almış yürümüştür. Bu surette yaralanan çocuklardan ölmeyenler alınarak, yara kaynar zeytinyağı ve katran ile tedavi edilir. Yaralının idrar edebilmesi için yaraya, mesaneye kadar küçük bir boru sokulur. Yaraları iyi olunca bu çocuklar hayvan sürülerini gütmek ve bekle mek, tarla işlerine yardım eylemek gibi hususlarda kullanılır. Bu çocuklar, dost veya düşman esir tüccarları tarafından kaçırıldıkları zaman, doğruca Bahriahmer limanlarına yollanır ve oradan da Hicaz ve Yemen'e gönderilirdi. Soylular veya padişah tarafından satın alınan bu zavallılar, özel bir terbiye görürler ve bu yüksek çevrelerin gerektirdiği disiplin altın da yetiştirilirlerdi Nadirağa'nın sivil günleri Cumhuriyetin ilk yıllarında basına sık sık yansıyan bir diğer haremağası da, “Abdülhamid’i avucunda tutan adam” olarak tanınan ünlü Nadir Ağa olmuştur. 1957 yılına kadar yaşayan Nadir Ağa'ya magazin basını doğal olarak ilgi göstermiştir. 1934 yılın da “Yedigün” dergisinde yer alan M.(ünir) Süleyman (Çapanoğlu) imzalı röportajda Nadir Ağa, saraydan sonraki günlerini anlatır. 31 Mart olayından sonra bir süre tutuklu kalan Nadir Ağa daha sonra beraat etmiş ve çiftçi liğe başlamıştır: - Erenköyü Kozyatağı'nda biraz toprağım vardı, orasını işlettim. Umumi harbe kadar çiftçilik yaptım. Harp esnasında işlerim bozuk gitti, çifti de çubuğu da bırakmağa mecbur kaldım. Saraydan ahıra Bu çiftçilik işinin nemenem bir şey olduğunu ise, “Hayat” dergisinde ölümünden kısa bir süre sonra yayımlanan son röportajında ayrıntılarıyla anlat mıştır: - Saraydan ayrıldıktan sonra dişimi tırnağıma takarak çalış maya başladım. (...) ne iş yapacağımı bilmiyordum. Param da yoktu. Yalnız bir dostumdan 700 lira alacağım vardı. Bunu aldım. (...) 700 lira ile ne yapacağımı düşünüp dururken bir dost karşıma çıktı, gülümseyerek, “Sana 40 Kırım ineği buldum!” dedi. Şaşırmıştım: “Ben 40 ineği ne yapayım?” (...) Dostum vaziyeti izah etti. Bu inekler Süleyman Bey isminde gayet zengin bir işadamının idi. Bu zatın en büyük merakı (sütünün bol oluşuyla ünlü) Kı rım ineği beslemekti. Süleyman Bey birdenbire ölmüş ve sürü halinde Kırım ineği bırakmıştı. Müzayede günü gittik. İnekleri gördük. Hakikaten de en iyi cins hayvanlardı. Haraç mezat onar liradan 40 Kırım ineğini 400 liraya satın aldım. Elimde kalan 300 lira ile de asri ahırlar inşa ettirdim. Şu garip tecelliye bakınız. Yolum saraydan ahıra intikal etmişti. Türkiye'de ilk defa olarak kapalı şişede sütü ben sattım. Hem de litresi 1 kuruştan... " Yine gerilere dönüp 1934 tarihli röportaja konuk olalım. Çünkü Nadir Ağa'nın bir de bakkallık denemesi olduğunu da buradan öğreniyoruz: - Bir zamanlar bir bakkal dükkanı açmıştınız galiba? - İşin aslı başka türlüdür. Bakkal dükkânını ben açmadım. Dükkân kendi malımdı. Kiraya verdiğim adam orasını bakkal dükkânı olarak işletiyordu. Adamcağız veresiye vermekten iflas etti, bana da borçlandı. Bunun üzerine dükkânı devren al dım. Fakat ben de altından kal kamadım.
Haremağaları cemiyeti Cumhuriyet döneminde son haremağalarının bir araya gelerek, merkezi Divanyolu'nda olan “Harem Ağalan Teavün cemiyeti” adlı bir de dernek kurduklarını “Cumhuriyet” gazetesinde, 8 Ocak 1939 tarihinde yer alan haber sayesinde öğreni yoruz. Bu haberde Cemiyet'in olağanüstü bir kongre toplayarak adını “Eski Emektarlar Yardım Birliği”ne çevirdiği açıklanı yor. Gazetede yer alan fotoğrafta Nadir Ağa'nın masanın ortasındaki sandalyede oturduğu gö rülüyor. Toplumsal Tarih' der gisinin 43. sayısında Cüneyd Okay'ın nizamnamesini yayınla dığı “Harem Ağalar Teavün Yurdu”nun da bu cemiyetin bir yan kuruluşu olduğunu sanıyoruz. Canlı bir tanık: Hıfzı Topuz Son haremağalarının nasıl yok olduğunun canlı bir tanığı da Hıfzı Topuz. Topuz, 1998 yılın da yayımlanan “Meyyale” adlı tarihsel romanının bir bölümünü haremağalarına ayırmış: “Hare amğalarının Çilesi”. Hıfzı Topuz anlatıyor: "1960'lı yıllarda üç harema ğası hayatta kalmıştı. Biri Sadi Yaylımateş, Tuzla'da yaşıyordu, ağzını açıp tek kelime söylemi yordu. İkincisi Cafer Ağa, Darü laceze'de yatıyordu. Üçüncüsü de Sultan Reşat'ın ağalarından Hayrettin Efendi. Bu son haremağasının boyu iki metreye yakındı. Çok sevilen sayılan, zarif, iyi kalpli, duygulu ve efendi bir insandı.” “1908'de Meşrutiyet ilan edilince hepimizi azat ettiler. Ben oradan Sultan Hamit'in kızı Naime Sultan'ın konağına geç tim, oradan da Sultan Reşat'ın sarayına. Cumhuriyet'in ilanın dan sonra hepimiz dağıldık. Eski dostlarımdan bir Behzat Ağa vardı, gidip Paris'e yerleşmişti. Beni de çağırıyordu. Kalkıp gittim. Meğer o ben gelmeden önce ölmüş. Kaldım mı tek başıma koca Paris'te. Elçiliğe başvurdum. Allah razı olsun, beni İstanbul'a gönderdiler. Bir saraylı hanım arkadaşımla birlikte bu evi satın aldık, geçinip gidiyoruz. Buymuş kaderimiz... " Son haremağası Hayrettin Efendi de 1976'da öldü. Afri ka'dan rızaları dışında Osmanlı Sarayı'na getirilen ilginç bir insan neslinin de sonuydu bu. Gangaları çalalım ya da ruhları na bir Fatiha okuyalım. Haremağalarının cinsel yaşamı Mazhar Osman Uzman ile İhsan Şükrü Aksel’in 1935'te hazırladıkları bilimsel tebliğin bir bölümünde, haremağalarının cinsel yaşamı ve psikolojilerine de yer veriliyor. Bu bölümü, tebliğin diline sadık kalarak aktaralım: "Zikri lazım gelen dikkate değer bir nokta: Ne kadar halim ve basit olsa da, harem ağası pek kıskançtır. Bu kıskançlık ekseriya kadınlar hakkında meydana çıkar. Cinsel uzuvlarının kesilmiş olmasına rağmen, haremağaları kadınları severler. Bu yoldaki hisleri çok şiddetlidir. Saraylarda haremağası, sevmek üzere, kendisine genç ve güzel bir kadın intihap eder (seçer). Artık bu kadın onun gözdesi, kendi malıdır. Onu himaye eder, kollar. Umumiyetle bu aşk; teveccüh izharı (sevgi gösterisi), küçük hediyeler, nasihatlar ile başlar. Nihayet ıstırap ve işkence veren, ıstırarî (zorlayıcı) bir şekle girer. Haremağası kıskançtır; zalim ve gaddar olur. Şayet sevgilisi, efendisinin dikkat nazarını celbederse, bu hal onu nevmid eder (ümitsiz kılar), çılgınlaştırır, adeta kudurtur. Tehdit, gözyaşı, buhranlar velhasıl tatmin ve teskin edilmeyen aşkın bütün tezahürleri görülür. Bununla beraber haremağası daima sır saklar. Tenasül alâtından (üreme organından) mahrum olmalarına rağmen harem ağalarında cinsi insiyak (içgüdü) ve şehvet tam ve hatta mübalağalıdır. Bu his iptidai değildir, bilakis çok iyi inkişaf etmiştir (gelişmiştir). Harem ağası sever ve çiftleşme fiilinden çok haz duyar. Eksik uzuvlarını kadınınkine sürterek veya herhangi diğer bir vasıta ve suretle sevgilisinin zevkini tatmin etmeye, keyfini getirmeye çabalar, hatta evlenen haremağaları da vardır. Cinsi mesaile (sorunlara) dair izahat vermek hususunda o kadar mahcup olan harem ağaları, samimiyetlerine nüfuz edilince, aşklarını itiraf ederler. Başka suretle, mesela kesilmiş olan yerlerini göstermek güçtür. Şayanı dikkat bir nokta harem ağalarında, pederastinin (homoseksüelliğin) görülmemesidir. " Haremağalarının karakter özellikleri Mazhar Osman Uzman ile İhsan Şükrü Aksel'in 1935'te Londra Uluslararası İkinci Nöroloji Kongresi'ne sundukları tebliğde (Erkek iğdişler, Anatomik, klinik ve antropolojik etüd) açıklanan kimi sonuçlar şöyle idi: "Buluğdan önce iğdiş edilen haremağalarının sesi, çocuk sesi gibi ve tizdir. Kolları uzun ve zayıf olduğu gibi, bacakları da uzun, ince ve V biçimindedir. Öte yandan kalçaların alt kısmı ve oylukların üst kısmı yağ toplamıştır. Parmakları ince, uzundur. Yüzleri küçük, boyunları incedir. Haremağalarının boyları uzun ise de, bazen de kısa veya orta olabilir. Bu sonuncular daha fazla şişman olup, memeleri yağlı ve pek fazla gelişmiştir. Haremağalarının tavır ve hareketleri aheste ve vakuranedir. Yavaş yavaş, sallana sallana yürürler ve çabuk yorulurlar. Büyük ihtimalle, gördükleri terbiye etkisiyle, son derece nazik, çoğunlukla dindar ve oldukça pistirler. Huyları çocukça ve ilkeldir; ziyneti, tuvaleti ve şatafatı severler. Saygılı sözlere ve lakablara karşı marazi bir eğilimleri vardır. Belirli bir disiplin altında yetiştikleri için, efendilerine karşı sadık ve bağlıdırlar. (...) Haremağaları pek geçkin olsalar da yaşlarını göstermezler. İhtiyarlık belirtilerinden yoksun olurlar. Yüzleri buruşursa da bu doğaları gereğidir. Daima genç görünürler. İğdiş edilmiş zencilerin cildi pürüzsüz ve parlaktır. Hiç kıl yoktur, kolay örselenir. Çabuk kızar, bir hiçden hiddetlenirler. Aynı biçimde çok çabuk sükûn bulur ve sevinirler." __._,_.___
12 yaşındaki mendilci Ahmet’ten hayat dersi! Dün 15 milyon öğrenci ders başı yaptı.. Bilecikli Ahmet ise, Mecidiye köy’deki Profilo trafik ışıklarında elindeki kağıt mendilleri satmak için yeşil ışığın yanmasını bekleyen araçların camlarını tıklatıyordu. “Sen okula gitmiyor musun” dedim, gerisi geldi: — İki sene önce dördüncü sınıfı bitirdim ve bıraktım. — Neden? — Babam hapse girdi.. — Ne yaptı ki? — İnce iş... Şimdi anlatamam... — Annen neden çalışmıyor peki? — O da çalışıyor, aha orda... (Eliyle 10-15 metre uzakta kucağında bir bebekle dilenen kadını gösteriyor.) — Oooo, iyisiniz... Bu ışıklar sizin kontrolünüzde yani... — Kız kardeşim de cam siliyor. — Vay, vay, vay... İyi para götürüyorsunuzdur... — Üçümüz günde 200–250 liradan aşağı toplamıyoruz... — Ayda 6 milyar eder... — Geçiyor... Ama pazar günleri çalışmıyoruz... Çünkü pazarları bu ışıklar tıkanmıyor. İş olmuyor. Ben de balık tutup satıyorum. Sana da getireyim mi? — Boş ver balığı, o kadar parayı ne yapıyorsunuz? — Birazını babama gönderiyoruz, birazını yiyoruz, yarısını da biriktiriyoruz. — Biriktirince ne yapacaksın, dükkân mı açacaksın kendine? — Manyak mıyım be abi, ne dükkânı... Araba alacağız. Babam hapse girmeden önce korsan (kaçak taksicilik) yapıyordu, büyüyünce ben de aynı işi yapacağım. — Ev almayacak mısınız? — Evimiz var, belediye verdi. Kâğıthane’de... *** Bu sırada ışık yeşile dönüyor ve arkamdaki araçların sürücüleri kornalarına abanmaya başlıyor... Ama muhabbet tatlı, Ahmet’le biraz daha konuşmak için arabayı iyice kenara çekiyorum. — Okulu tamamen bıraktın yani... — Okusam ne olacak ki? Benim öğretmen yirmi yıl okumuş, bin lira kazanıyor. Yaşanır mı o parayla? Hem ben her gün internete giriyorum, o yeter. — Bilgisayarın da mı var? — Niye olmasın ki? — Peki; arkadaşların okula giderken hiç mi üzülmüyorsun? — Önce üzülüyordum, ama artık sigara paralarını bile ben veriyorum. En zenginleri benim şimdi. Ahmet işin kolayını bulmuş, yolunu çizmiş; ne söylesem nafile... Vedalaşıp gitmek için hamle ediyorum, suratı asılıyor: — O kadar çene çaldık, bir beşlik bile atmayacak mısın? *** Dün 15 milyon öğrenci dersbaşı yaptı... Şanslı olanlar üniversiteyi kazanıp, öğretmen, doktor, mühendis olacak ve Ahmet’in dediği gibi ayda bin liraya talim edecek. Çoğu da işsizler kervanına katılacak. Ahmet ise o zamana kadar çoktan altına arabasını çekip, korsana başlamış olacak. Belki de işleri iyice yoluna girecek ve “filo” kuracak... Çoğumuz sokakta gördüğümüz o çocuklara acıyoruz ya... Bence asıl kendi çocuklarımızın geleceği için kaygılanmalıyız! Mustafa MUTLU
Belçikalı tasarımcı Vincent Callebaut, nüfus artışına paralel ve gıda kıtlığına alternatif olarak tasarladığı yeni yüzyılın dev çiftlik projesini New York'un Roosevelt Adası'nda inşa etmeyi planlıyor.
Mimari tasarımın teknoloji ile buluşacağı 600 metre yükseklikteki dev binanın şeklinin yusufcuk böceğini andırması planlanıyor ve adını da (Dragon Fly) buradan alıyor.
Sığır ve kümes hayvanları ile 28 değişik tarım ürününün yetiştirileceği Dragon Fly (yusufcuk böceği) binası tamamı cam ile kaplanmış 132 kata sahip olacak.
Konut ve işyerlerinin de yer alacağı 132 katlı çiftlik, kışın güneş enerjisiyle ısınacak, yazın doğal havalandırma ve bitkilerin terlemesi yoluyla gerçekleşen buharlaşma devreye girecek. Yağmur suyu da filtrelenerek tekrar kullanılacak.
Çılgın tasarımcının dünyanın birçok ülkesi için birbirinden ilginç tasarımları bulunuyor... Alıntıdır................
Küçük balık yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir
acı duydu dudağında. Gümbür oldu yüreği, sonra hızla çekildi
yukarıya. Aslında hep merak etmişti, denizlerin üstünü.
Neye benzerdi acaba gökyüzü. Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm
korkusu. "Dudağı yanıklar" denir, şanslıdır onlar. Hani görüp de gökyüzünü,
insani, oltadan son anda kurtulanlar. Ne çare balıkçının parmakları hoyratça
kavradı onu. Küçük balık anladı yolun sonunun geldiğini.
Koca denizlere sığmazdı, oysa simdi yüzerken küçücük yeşil leğende cansız
uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüreği. İnsanlar gelip geçtiler
önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine. Yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.
İşte tam o sırada eğilip aldım onu, yürüdüm deniz kenarına. Bir öpücük
kondurdum başına. Sade bir törenle saldım denizin sularına. Bir an öylece
bakakaldı, sonra sevinçle dibe daldı gitti, tüm kederimi söküp atarak.
Teşekkürü de ihmal etmemişti, birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma
bırakarak. Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme. Sorar gibiydiler, neden
yaptın bunu diye.
"Bir Gün" dedim, "Bulursan kendimi yeşil leğendeki küçük balık kadar
çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye."
Sri Lankalı Arulanantham Suresh Joachim, 1997'de 76 saat 40 dakika boyunca tek ayaküstünde durarak ilginç bir rekorun sahibi oldu(diğeR ayağa haksızLık etme RekoRunuda kıRmış:)(:
George Christen dişleriyle 10 metre taşıdığı bu ağır masayla 7.5 saniyelik bir rekora imza atmış.(haRbi kazma diş miş :)(:
2003 yılı Şubat ayında bir ABD dolarının, 1 milyon 672 bin 449 TL'ye tekabül ettiği para birimimiz dünyanın en değersiz para birimi olarak Guinness Rekorlar Kitabı'ndaki yerini koruyor.):(
Fransız Michel Lotito 1959 yılından 2007'ye kadar cam ve metal parçalar yiyerek diyetini sağlıyormuş... 1966 yılında 18 bisiklet, 15 alışveriş sepeti, 7 tv sehpası, 6 şamdan, 2 yatak, bir çift kayak, Cessna tipi uçak ve 1 bilgisayar yemiş. Hayatı boyunca 9 ton metal yiyen Lotito 2007 yılında hayatını kaybetmiş.(acep bu amcadan kaç çataL yapıLıR :)(:
Almanya'nın Köln şehrinden gelen bu rekorda oldukça ilginç... Elektrikli matkapla tavana en çok süre asılı kalma rekorunu kıran Hiang.(bunu dedem biLe yapaR, hıh